24 Eylül 2013 Salı

SEVMENİN ZAMANI Liz Behmoaras




1940 lı yıllar. Savaştan çıkmış bunun getirdiği bir sürü olumsuzlukları yaşayan ama yeni bir savaşın eşiğinde olan Türkiye. Romanda kendi çıkarları uğruna savaşan ülkelerdeki sıradan vatandaşların bu durumdan ne kadar kötü etkilendikleri çok güzel anlatılıyor. Bu arada Tıp Fakültesi öğrencisi başarılı bir Türk gençle, Frida adında aynı fakültede okuyan Rus asıllı Yahudi bir ailenin kızı arasındaki büyük aşka tanık oluyoruz. Ülkedeki ırkçı eylemler ve bu düşüncenin yayılması bu aşkı da etkiler. Frida'nın ailesi kızlarının Yahudi gençlerle evlenmesini istemekte ve bu konuda hiç taviz vermemektedirler.







Bu kargaşalıkta İsmail okuldan mezun olur ve askere gider. Frida ise bu aşkını ailesine bir türlü anlatamamaktadır. İsmail askerden döndükten sonra Frida'ya evlenme teklif eder. Ama Frida'nın babası eğer evlenirlerse kendisini evlatlıktan reddedeceğini söyler. Bu arada Frida'nın babası ve kız kardeşi Emma'nın ırkçı politikalar yüzünden sınır dışı edilmesi her şeyi alt üst eder. Frida bundan kendisini sorumlu tutar ve İsmail'den ayrılmaya karar verir.
Romanda hem savaşın sebep olduğu yıkımlara şahit oluyoruz, hem de din ayrılığı dolayısıyla kültür ayrılığının kahramanlarımızı soktuğu çıkmaz durumu görüyoruz.








Yazar romanda savaş yüzünden sadece yıkımları değil, bunların insanların hayatlarına soktuğu yeni oluşumları da çok detaylı anlatmış. Mafyanın türemesi, Varlık Vergisi, karatmalar, sıkıyönetim, sürgünler. Roman İstanbul'un birçok semti ve Ankara gibi çok çeşitli yerlerde geçiyor. O dönemdeki eğlence yerleri, kültür hayatı gibi sosyal  yaşamda romanda bolca var. Ayrıca Tıp öğrencilerinin eğitim süreçleri, ameliyatlar bayağı detaylı anlatılıyor bu da romana bilimsel bir bakış açısı sağlıyor.
İki genç ikisi de haklı ama hak ettikleri gibi bir yaaşam süremiyorlar.


Liz Behmoaras
Yazar Hakkında
1950 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli yayınevlerinde çevirmenlik, yerli ve yabancı yayın kuruluşlarında serbest gazetecilik yaptı. 1986-1996 yılları arasında Şalom gazetesinin kültür servisinde editör olarak çalıştı. Bu sırada Nokta dergisi, Yeni Yüzyıl ve Cumhuriyet gazetesi, ayrıca Liberation, L'Arche ve Tribune Juive adlı Fransız gazetelerinde yazılar yazdı. 
Türkiye'de Aydınların Gözüyle Yahudiler, Kimsin Jak Samanon?, Yüzyıl Sonu Tanıklıkları, Mazhar Osman, Suat Deviş ve Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi başlıca eserleridir.

Arka Kapak:

Sevinç içinde olduğumuzda gözyaşlarını aklımıza getirmemiz zordur, keza dans ederken matemi göze almak ya da etrafımızda her şey yıkılırken her şeyin yeniden inşa edilebileceğini hayal etmek... Zaman insanoğluna armağanlar sunan bir hazine değildir. Hiçbir dakikasının içinde bir şey yoktur. Her dakikası, insanoğlu onu ne yapacaksa sadece odur. Ve böylece içkindir zaman, her var olanın zerresinde. Zaman bize hediye edilmiş boş bir defter gibidir, ne yazılırsa o okunur.
1940’lı yılların ilk yarısı… Dünyanın kaderini değiştiren, yaşamları altüst eden ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı İkinci Dünya Savaşı yılları…
Her şey yıkılır, insanlık savaşın, hoşgörüsüzlüğün girdabına kapılmış akıl almaz bir hızla yok oluşa doğru sürüklenirken, ikisi de İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğrenci, biri Müslüman diğeri Yahudi, iki genç aşka düşerler.


21 Eylül 2013 Cumartesi

SIĞIRCIĞIN İNTİHARI - DOĞAN ERDEM

Okunması gereken ilginç bir kitap. Gezideki kütüphaneden hatıra kaldı bana. :((  Kitapta iki roman iç içe. Özer'in hikayesi ile, M.Barlett'in kendi hikayesinin anlatıldığı iki kısımdan oluşuyor. Özer İstanbul'da kötü durumdaki şirketlerin bu durumundan sonuna kadar faydalanan ve bunu çeşitli yerlerde kul lanan biridir. Parası vardır ve büyük şehirlerde yaşamanın getirdiği bütün çarpıklıkları yaşar. Yaşamından memnundur.








Fakat bir gün işinden kovulur ve büyük bir boşluğa düşer. Bu sırada doğduğu kasabadan arkadaşı Cemil, kasabalarına gitmeyi teklif eder. Giderler veCemil burada babasıyla, eski aşkıyla, ölen annesiyle ve kasaba yaşamıyla istemese de yüzleşmek zorunda kalır. Bu yüzleşme tekrar İstanbul'a dönmesinin zor olduğunu ona kabul ettirir.









Romandaki ikinci hikayede ölümcül hastalığa yakalanmış insanların bu gerçekle yaşamaktansa eli ayağı tutarken intihar ederek onurlu bir şekilde ölmeleri gerektiği temasını işler. Yazar Fransa'da yaşamaktadır ve bu düşüncesinden ötürü akıl hastanesine yatırılmak istenmektedir. Bu düşünce ilk hikayedeki Özer'in sonunun da belirleyicisi olur.
Özer'in annesi intihar etmiştir. Özer geçmişini silmek istese de artık geri dönüş yoktur. Kendi öz yaşamını değiştirme gücüne sahip olamadığı noktada geriye intihar etmek kalmıştır. İstanbul'a yerleşerek büyük şehirlerdeki sorunlar olan sevgisizlik ve yalnız kalmışlığın ceremesini çekmiştir.
 




Yazarlar kimi şehirlere sahip çıkar, şehirler de yazarların adlarıyla özdeşleştirilirler. İstanbul'u da sahiplenenler olmuştur elbet; ama, yazın dünyasının sahiplendiği şehirlere öfke taşıyanlar da vardır. Büyük şehirlerin tümüne duyulan öfkedir aslında bu. 

Modern dünyanın, nasıl içimizi boşalttığını, bizi soğuk ve yalnız bir insan müsveddesine dönüştürdüğünü betimlerler. Doğan Erdem bu manada İstanbul'la cebelleşmeyi seçiyor. Küçük bir kasabada, modernitenin kapıları zorlamadığı sade bir dünyada, kendimizin farkına vararak yaşama hevesini depreştirmeyi yeğliyor. Ama yazar bu seçiminde de huysuz ve aksi...

Doğan Erdem, roman kahramanı Özer'i çocukluğunun travmalarını anımsayacağı, küllenen acılarını ortaya çıkaracağı bir yere taşımayı seçiyor. Yorulmuş bir şehirli için kalan tek umudu; yani ücra bir kasabada, içine dönüp kendini keşfederek yaşayabilme beklentisini de yok etmeyi, okuyucusunu umutsuzluğa sürüklemeyi tercih ediyor yazar. 
Şehrini taparcasına sevenlerle, taşrayı sade ve ruh yüklü bulanları kızdıracak kadar ileri giden bir roman oluyor en sonunda "Sığırcığın İntiharı..."

Doğan Erdem, şehirlerin nimetlerinden ustaca faydalanmayı bilen, küçük kasaba düşleri kurup hala saf olduğunu düşünen toplumsal bir kesiti öfkelendirecek, uygunsuz, rahatsız edici, sorgulayan bir roman koyuyor önümüze. 

Hiçbir satırını atlamadan okuyun. Sizi anlatan her tümcenin altını çizin. Her korkunuzla yüzleşin. Umudu umutsuzlukta aramayı deneyin. Olacak.

"Memleket denilen şey bir yere ait olmanın sonucudur ve ben bu yaşa değin hiçbir yere memleket demeyi beceremedim. Ait olmak tutsaklıktır, diyordum soranlara. Oysa bazen kendimi dahi inandıramadığım bana saçma sapan gelen bir laftı. Bir yere ait olmayı çok isterdim aslında. Caddelerinde yürürken tanıdığım, çekinmeyeceğim, kendimi kollamak zorunda olmadığım insanlara rastladığım bir yere... Üstümden yağmur boşalırken sığınacağım bir saçak altı kadar korunaklı duyumsayacağım bir yere..."
(Tanıtım Bülteninden)
Türkçe
240 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm 
İstanbul, 2010, 1. Basım
ISBN : 9786055711177
Yayın Yönetmeni : Nurettin Hacıkurtiş
Sayfa Tasarımı : Atiye Irmak
Kapak Uygulama : Serkan Sinay
Kapak Tasarımı : Yunus Karaaslan
Editör : Ece Özbaş Korkmaz

18 Ağustos 2013 Pazar

ADA'DAKİ EV Nilüfer KUYAŞ



Sevgilisinden ayrıldıktan sonra bunalıma giren Esra'nın Amerika'ya doktora eğitime gidinceye kadar Ada'ya gelmesi daha doğrusu hem ülke sorunlarından, hem de kendi sorunlarından bir kaçış olarak bu yolu seçmesini anlatıyor. Ama bu kaçış bir yüzleşmeye dönüşüyor Ada'da. Ülkesinde hüküm süren sıkıyönetimin verdiği sıkıntılardan, hapse düşen arkadaşlarından, ülkedeki kaosdan kaçmıştır belki ama içindeki aşk ateşini ve acısını dindirememiştir. Burada kimsenin göremediği ama kendisinin her zaman karyolasının ayağının dibinde olduğunu iddia ettiği böcek takıntısı yüzünden Ada'daki evi de sahiplenemiyor. Ada'da bir de içi boş gözüken ama sayfalar aralandıkça içinde anılar, rüyalar ve yaşam olan büyülü bir kitap var. Kuyaş'ın romanındaki böcek aslında Esra'nın içinde kalmış korkuları yansıtıyor.








Kitaptaki önemli bir unsurda yazarın Yunan'lı bir kadın şair olan Sappho'nun şiirlerini sıklıkla kullanması. Sappho'nun isyankar duruşundan etkilenmiş olabilir.

Sevmek, kaybetmek, bırakmak...
Nilüfer Kuyaş'ın ikinci romanı Ada'daki Ev, ayrılış travması üzerine yürek burkan bir hikâye. Kuyaş, ilk romanı Yeni Baştan gibi bu kitabında da Türkiye'nin siyasi çalkantılarla dolu bir dönemine bakıyor.
Romanın kahramanı genç kadın ülkesini terk etmek üzeredir, son birkaç ayını geçirmek için Ada'da ev kiralar. Ancak bu ev, çok geçmeden ona gitmenin kolay olmayacağını gösteren karanlık, korkulu bir yere dönüşür.
Ada'daki Ev, büyük, güzel ama olanaksız bir düşü gözler önüne seren önemli bir yapıt.

"Nihayet eve girdiğinde aynı his geri geldi. Başka birisi daha vardı odada. 
Lambayı açmak üzere uzanmıştı ki o saniye gördü ve ne gördüğünü anlamamak için beyni bir süre durdu.
Gerçeklikten kaçmaya çalıştı, bir gölge oyunudur, diye umutlandı. Ama değil."
(Tanıtım Bülteninden)

Kitaba yazarın çok emek verdiği belli. Ama nedense çok uzun süre elimde oradan oraya dolaştı bir türlü bitmek bilmedi. Hatta kitap bitinceye kadar başka kitaplar da okudum. Gene de tavsiye ederim bence okunması gereken bir kitap.

9 Temmuz 2013 Salı

MAVİ MISRALAR - Mehmet Osman Çağlar

Mehmet Osman Çağlar uzun süredir ilgi ile takip ettiğim bloğundaki şiirlerden sonra beklenen kitabını çıkardı. Ben şiiri çok severim ama bir şiir kitabını alıp roman gibi bitirinceye kadar okuyamam. Canım istediği zaman açarım, bakarım. Mehmet Osman Çağlar'ın bu kitabını ise bir solukta okudum. Denize aşık, çok duygusal bir insan olan Çağlar'ın şiirlerini okuyunca mutlaka kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Ben belki de aynı yaşlarda olduğumuzdan ve benzer siyasal çalkantıları yaşadığımızdan, kitapta kendimden o kadar çok şey buldum ki elimden bırakmadan bitirmişim.








 "Biliyor musunuz;
  Sonbaharda bir başka güzeldiniz.
  Ve aşk kokan
  Bir eylül kızıydınız."

Diyor Eylül adlı şiirinde.Ne kadar duygu ve anlam yüklü mısralar. "İstemem" adlı bir başka şiirinde sosyal mesajlar veriyor ve şöyle bitiriyor.

 "Bunca yıl
   Ne kimsenin önünde eğildim,
   El etek öptüm,
   Ne de sonradan görmüşleri, din bazları
   Soframa oturturum,
   Uzak kalsın."


Şiir ve denemelere geçmeden önce bu satırları sıcak bir Temmuz ayının son günlerinde girizgâh olarak yazıyorum, iki yıl önce yerleştiğim Mersin'den. Benim gibi 1968 ile 1978 yılları arasında gençliğini yaşamış bir kuşak vardır. Onlar akvaryumda dönüp dolaşıp açık denizi seyrederken devamlı cama çarpan, aynı sularda kalıp okyanusa açılamayan balıklar gibidir ama arayışları hiç bitmez. Ne tam 68'li ne tam 78'lidir. Devrimlerini, aşklarını, sevdalarını sanki okyanusun ortasında fırtınaya yakalanmış gibi, her şeye geç kalmış, birçok işe el atıp mükemmeli yakalamaya çalışırken hep geç kalmış, arada sıkışmış, yitik bir kuşak... 

Son iki yıldır sabahları erken saatlerde bir deniz masalı kentine gözlerimi açıyorum. Bazen sisler içinden limana giden yük gemilerini, bazen berrak uzak deniz ötesi güneşin ilk çizgilerini görüyorum maviliklerde. Sonra güneş bir kızıl portakal gibi iyice doğuyor turunç kokuları içine. Deniz ve kıyısında yaşayan insanın sessiz bir ittifakı vardır her zaman. Bilinçaltı devamlı açık denizin dev dalgalarıyla boğuşan adam asla iflah olmaz. O mavilikte başka bir şeyler vardır devamlı sancı üreten. Buna tutkulu bir adam, belki bilmeden sonsuzluğu yaşar mavinin her tonunda. Bazen yalnız başına gri denizin ortasında, bazen geç kalınmış şiir mısralarıyla boğuşarak. 

Şiir deniz gibidir. Deniz sonsuzluktur. Her bitişinde yeniden başlamasıdır. Demir alıp açılmasıdır. Bu, bir bitiş değil, her seferinde yeniden varoluştur. İçinde sonsuz öz'ler vardır. Bilinçaltı, macera, aşk, kavga, melankoli, boşluk, çıkış, düşüş, geriye dönüş, ileriye gidiş, dinginlik... ve hepsinin sarmalı hayatı tekrar tekrar yeniden keşif. Bundandır insan etine dokunup yakan her keşif ayrı bir zevki türetir. İşte bu, sonu olmayan şiir denizi'nin ta kendisidir. İşte bunun için, doğma büyüme Ankaralı, İstanbul Boğaziçi Üniversitesi mezunu ve sıkı bir deniz sever olarak şiir kitabımın adı: "Mavi Mısralar"dır... 
-Mehmet Osman Çağlar-
(Arka Kapak)

24 Haziran 2013 Pazartesi

GEZİ KÜTÜPHANESİ




Gezi direnişinin üçüncü günü parkın içine bir kütüphane açıldı. Parkın içindeki diğer şeyler gibi burada da kitaplar ücretsizdi. Özellikle ilk günler hem halktan, hem de yayınevlerinden binlerce kitap geldi. Bu kitaplar ciddi bir çökme tehlikesi oluşturduğundan görevliler bir sürü kitabı yalvararak veriyorlardı. İşte o anlardan birinde bir yayınevinden gelen çocuk kitaplarından çok sayıda alıp mahallemizdeki çocuklara dağıttım. Gerçi çok sevinmelerine rağmen pek anlam veremediler ama olsun. :)) Herhalde mahallenin delisi demişlerdir. :))









Kütüphaneden bir görünüş. Görevli gençler gelen kitapları tasnif ederek yerleştiriyorlardı.








Başka bir görüntü. Son günlerde Aziz Nesin'in oğlu Ali Nesin de kütüphaneye kendi yazdığı ders kitaplarını getirdi aynı zamanda orada gençlere Matematik dersi verdi.




Benim oradan aldığım kitaplar. Özellikle "Bir Akdeniz Kedisinin Hatıraları" ve "Çarşı Ruh" ilginç kitaplar. Çarşı Ruh'ta son zamanların parlayan yıldızı Beşiktaş'ın taraftar gurubu çarşının kuruluşu, amaçları çok detaylı ve resimlerle anlatılıyor.




Bu artık kütüphanenin gelişmiş şekli. Gördüğünüz gibi raf ilaveleriyle ciddi bir boyuta ulaşmıştı. İnsan düşününce içi cız ediyor. Bari onu yıkmasalardı.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

DÖNÜŞ - AYŞE KULİN

Ayşe Kulin'den gene inanılmaz sürükleyici bir roman. Aslında bir önceki kitabı "Bora'nın Kitabı" ile içiçe bir konu. Karekterler de aynı. Bize aykırı gelen hatta olamaz böyle bir şey dedirten bir konuyu işliyor.



Ekonomik durumları çok iyi olan, düzgün eğitimleri, düzgün işleri olan tipik bir Türk ailesi. Küçük oğulları Can'ın trafik kazasında ölmesiyle yaşamları alt üst oluyor.




Roman kızları Derya ve annesinin anlatımıyla yazılmış. Babalarının bir aldatma olayı her şeye tuz biber ekiyor. Ama bu sıradan bir aldatma değil. Karısını bir erkekle aldatıyor. Hem de kızının da aşık olduğu Bora ile. :(( Ne kadar ters geliyor değil mi? " Bora'nın Kitabı" nı okuduktan sonra bir tv kanalındaki tartışmada bu  şekilde yaşayan yüzlerce Türk ailesi olduğu söylenmişti.



Rahmetli anneannemin mezarından başımıza taş yağacak dediğini duyar gibi oluyorum. Ama Ayşe Kulin'in anlatımı müthiş. Çok hüzünlü bir sonla bitiyor roman. İnsan kendini kasıyor ister istemez. Alıp okumaya başlarsanız elinizden bırakamayacağınıza iddiaya girerim. Daha çıkalı 1 hafta falan oldu zaten.

Tam da hayatının yoluna girdiğini sandığı günlerde, önce annesinden gelen bir haber, ardından eski bir şapka kutusunda bulduğu mektuplar...

Derya'nın, iki yıldır sümenaltı edilen gerçekleri bir tokat gibi
öğrenmesi, onu dünyanın bir megakentinden ötekine savuracak, kaderi onu sarı bir sonbahar günü, açılıp açılmayacağını bile bilemediği bir demir kapının önüne kadar taşıyacaktır. Genç kız, acaba gizem dolu bu perdenin ardına geçebilecek midir?

Öğreneceklerini kabul edebilecek, kabul etse bile sindirebilecek midir?

O kapı açılırsa elbette...

Dönüş, aldatmanın, aldatılmanın, affetmenin, acıtan gerçeklerin
romanı.
(Tanıtım Bülteninden)
Türkçe
296 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm 
İstanbul, 2013, 1. Basım
ISBN : 9789751415622 

23 Mayıs 2013 Perşembe

KAN KOKUSU - TESS GERRITSEN

Ahmet Ümit'in yaz sonu çıkacak kitabını sabırsızlıkla beklerken, aynı tür yazan Tess Gerritsen'in Kan Gölü adlı kitabını nihayet okuyup bitirdim ve paylaşıyorum. Nihayet diyorum çünkü ilk bölümde çok karekter olması, olayların oradan oraya atlaması yavaş okumama sebep oldu ama sonradan bir sardı elimden bırakmadan okudum. Bu aksaklıkta çevirinin düzgün olmaması da etkili bence.





Kitap Martı Yayınları'ndan çıkmış, ilk baskısı ekim 2012. İlkin İnanç çevirmiş. Dozu gittikçe artan tam bir gerilim kitabı. Dr. Elliot'un kocası ölmüştür ve tek oğlu Noah'la Yaşamaktadır. Ama Noah'ın serseri yaşamı yüzünden bulundukları yeri bırakarak küçük bir kasabaya yerleşirler. Noah bu yeni yerde de rahat durmaz ve  birçok olaya karışır. Bu küçük kasabada garip şeyler olmaktadır. Gençler aniden saldırganlaşmakta ve bunun sonucunda ailelerini, öğretmenlerini öldürmeye varan olaylar meydana gelmektedir.Yapılan bütün tetkikler normal çıksa da Dr. Elliot, çocukların devamlı girdikleri gölde bir bakteriden şüphelenir. Bu kasabadaki polisiye olayların çokluğu Dr. Elliot ile polis şefi Lincoln arasında duygusal bir durum yaratır haliyle. :)) Bir takım entrikalar da giriyor işin içine ve ortaya müthiş bir gerilim romanı çıkıyor.


Bu arada Can Yayınları kitaplarının hemen hepsi (son çıkanlar hariç) D&R larda 5 tl. den satılıyor. Bir fırsat yaratın gidin yüzlerce kitap arasından mutlaka kendinize göre kitaplar bulacaksınız.



Benim bugün aldıklarım Dıane Haeger'in Yakut Yüzük, Nadeem Aslan'ın Kaybolan Sevgililere Yollar, Nilüfer Kuyaş'ın Ada'daki Ev. Etiket fiyat toplamları 80 tl. Ama ben 15 tl.ye aldım bu fırsatı kaçırmayın.




Bu kadar okunmayı bekleyen kitap varken dayanamadım Ayşe Kulin'in daha bugün çıkan hatta ben gezerken  d&r da raflara diziyorlardı, Dönüş adlı romanını da aldım. Hatta bu akşam okumaya başlıyorum. Okudukça bu kitapları paylaşacağım sizinle. Hoşçakalın.