22 Eylül 2014 Pazartesi

8.İSTANBUL SAHAF FESTİVALİ



İstanbul'da 7 Ekime kadar sürecek muhteşem bir etkinlik var. Geçen senelerde de paylaşmıştım ama her sene hatırlatmakta fayda var mutlaka gidin ve huzur içinde birkaç saat geçirin.









Odakulenin önüne yukarıdaki dev afişleri yerleştirmişler ama gene de bilmeyenler için fuar yerini bulmak kolay olmuyor. Aslında ilk yıllarında Gezi Parkında kuruluyordu ama amcamlar artık bu parkta iki kişiden fazla insanın beraber gezmesinden korktukları için üç senedir Odakulanin arkasında kuruluyor.






Özellikle bu sene fiyatlar çok düşük. Üzülmemek elde değil. Bir liraya, üç liraya binlerce kitap var ve galiba gözüken kalabalık pek alıcı gibi görünmüyor.




Bir esnafın dediği gibi gazetenin bir lira olduğu bir ülkede üç yüz sayfa kitaplar şartlar ne olursa olsun iki lira olmamalı. Bu da herhalde ülkemizde ne kadar az kitap okunduğunun bir göstergesi.





Bir dikkatimi çeken diğer konu yabancı kitapların da çok ucuz olduğu. Ve de çeşitliliğinin çokluğu.





Aslında eski bir kitabı okumak yenisini okumaktan daha anlamlı. Düşünsenize o sararan yapraklarda nasıl bir yaşanmışlık var, bir ruh barındırıyor ve kokusu bile daha değişik.






Özel bir ilgi alanınız varsa bu konuda da birçok kitap bulabilirsiniz. Yukarıda böyle bir stand.






Etraf kalabalık gözüküyor ama çoğu esnaf yukarıda görüldüğü gibi boş boş oturuyor bu da insanı üzüyor. İlginç bir durumda neredeyse Türkler kadar yabancı insan olması. Hatta ellerinde listeler var kitap arıyorlar. Orada şöyle düşündüm. Acaba yabancı ülkeye giden bir Türk vatandaşı böyle bir etkinlikte saatler harcar mı? Hiç zannetmiyorum.







Pikaplar tekrar moda oluyor galiba. Her yer plak doluydu. Fiyatları da öyle ucuz falan değil. Bir de plak ikinci el almak bana göre çok riskli, bir çizik olsa bir işe yaramaz. Gerçi pikap meraklıları böyle cızırtılı dinlemeyi daha çok seviyorlar galiba. :))






Eski kitapların yanı sıra eski gazeteler, dergiler, kartpostallar, paralar, pullar, Teksas, Tommikslerin ilk sayılarına kadar çok geniş bir yelpazede istediğiniz her şeye ulaşmanız mümkün.













Eğer İstanbul'da yaşıyorsanız mutlaka gidin ve o güzellikle içinde gezinin. Vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.








Ayrıca yemek yenecek, çay, kahve içilecek alanlar da var. Yeri Galatasaray Lisesini Tünel'e doğru geçince sağda Odakuleden giriyorsunuz, TRT binasının yanı.

23 Haziran 2014 Pazartesi

İSTANBUL'U YENİDEN KEŞFETMEK ( 2 ) TOPKAPI SARAYI BÖLÜM 1



Bu paylaşımda da Topkapı sarayını anlatmaya çalışacağım. Mutlaka çoğunuz görmüş, gezmiş ve bilgi sahibisinizdir. Gene de arada hatırlamamız gereken muhteşem bir yer. Saraydan çok, kendi iç düzenekleriyle bir şehir.






Gezimize yukarıda görülen Bab-ı humayun kapısından giriyoruz. Dünyada günümüze gelen sarayların en eskisi Topkapı Sarayı. Atatürk'ün emri ile 1924 den beri müze olarak kullanılıyor. Saray 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış daha sonra ihtiyaçlara göre devamlı genişlemiş. Dolmabahçe'nin yapılmasına kadar 380 yıl imparatorluk sarayı olarak kullanılmış.





Saray sadece iç unsurlarıyla değil, neredeyse İstanbul'un her yerini gören manzarasıyla da muhteşem. 
Bab-ı humayün kapısından Birinci Avlu'ya giriyoruz. Burası halka açık tek alan.





 Avluya girince sol tarafımızdaki ilk bina eski karakol binası. Bugün onarılmış ve restoran olarak kullanılıyor.






Karakol binasından sonra yukarıda gördüğünüz Aya İrini Kilisesi çıkıyor karşımıza. Bizans'tan kalan en eski yapı. Bugün kilise olarak kullanılmıyor, ziyarete de kapalı. Akustiği çok iyi olduğundan bazen konserler oluyor. Aya İrini bir insan ismi değil, "kutsal huzur" anlamına geliyormuş.






Saraya doğru yürüdüğümüz zaman sağda Cellad Çeşme'sini görüyoruz. Eskiden çeşmenin arkasında cellatların barındıkları yerler varmış. Osmanlı'da adam asmak, boğmak, kelle koparmak cezaları olduğunu biliyoruz. Bu infazlar bu çeşmenin ön tarafında icra edilirmiş. Cellatlar kanlı baltalarını ve ellerini bu çeşmede yıkar, kestikleri kafaları da çeşmenin sağ ve sol yanında bulunan taşların üzerinde teşhir ederlermiş. Burası önemli çünkü görülüyor ki idam yeterli sayılmıyor bir de teşhir ediliyor. Cellatların sağır ve dilsiz olması tercih ediliyormuş.










Büyük bahçede yürümeye devam ediyoruz ve Bab-üs-selam kapısına ulaşıyoruz. Sarayın en ihtişamlı kapısı bu. Bu kapıdan geçenlerin yerlere kadar eğilerek selam vermeleri gerekiyor. Bu kapıdan geçince saraya ve müzeye girmiş oluyoruz. Bu arada belirteyim müzekartla giriş yapabiliyorsunuz. Sadece Harem'e girerken ücretli . Bu kapının bir özelliği de burada sadece padişahın atla geçebilmesi.
Bab-üs- selam'dan girdikten sonra sarayın bölümlerine doğru beş yol var. En sağdaki yol dünyanın en zengin çini koleksiyonlarından birisinin sergi alanı olan Saray Mutfakları'na gidiyor. Ortadaki yol Bab-üs-sa'deye, onun solundaki üçüncü yol divanın toplandığı Kubbealtı'na, dördüncüsü haremin girişine ve en soldaki beşinci yol ise sarayın ahırlarına gidiyor.







Yukarıda Divan'ın toplandığı Kubbealtı. Divan'a ilk önceleri padişahlar başkanlık etmiş, daha sonra bu görev sadrazamlara verilmiş.












Yukarıda Divan'ın içinden görüntüler. Divan'daki toplantılara sadrazam, vezirler, kazaskerler katılırmış. Padişah başkanlık edermiş. Daha sonra padişahın toplantıları küçük bir kafesten takip etmesi uygun görülmüş. Divanda, toplantılar bire bir tutanağa geçirilir, alınan kararlar hemen yazılırmış. Sonra bu karar padişaha arz edilirmiş.
Divan'ın olduğu avlu Fatih zamanında düzenlenmiş, Kanuni'de görkemli bir hale getirmiş. Burada yılda dört kere ulufe törenleri yapılırmış. Yani yeniçerilere üç ayda bir yapılan maaş ödemesi. Törenin muhteşemliğini görsünler diye yabancı elçiler de çağırılırmış. Böyle günlerde bazen on beş bin kişiye yemek pişirilirmiş.

İkinci Avlu'nun solunda kubbealtından hareme ve has odaya giden yola " Altın Yol" deniyor. Burada padişah haremdeki kadınlara altın dağıtırmış.
Üçüncü avlunun giriş kapısı, "Bab-üs-sade yani Saadet, Mutluluk Kapısı.









İlk önce karşımıza Arz Odası çıkıyor. Divan üyeleri, divan toplantılarında alınan kararları uygulayabilmek için padişaha burada arz ederlermiş. Bu kapıyı Akağalar beklermiş. Akağalar, Rumeli ve Anadolu'dan getirilen ve hadım edilen saray hizmetlilerine denirmiş.










Topkap Saray'ı öyle bir postta anlatılacak bir yer değil. Onun için bu yazıya devam edeceğim ileriki günlerde. Sizi Saray'ın manzaralarıyla başbaşa bırakıyorum. Bu arada içeride Konyalı Restoran'ın bir yeri var. Önündeki listeye bakın girmeden önce, sonra zaten girmezsiniz. Bir porsiyon döner 60 tl. örneğin. :))

17 Haziran 2014 Salı

İSTANBUL'U YENİDEN KEŞFETMEK ( 1 )





İstanbul doğasıyla, tarihi dokusuyla, kültürüyle, karışıklığıyla dünyanın en önemli şehirlerinden birisi.  O kadar büyük ve karışık bir şehir ki ne kadar gezerseniz gezin, ne kadar bilirseniz bilin gene de görmediğiniz bir yerler mutlaka kalır. Bir de İstanbul deyince Boğaz ve Nışantaşı'nı bilenler var sadece onlar zaten umutsuz vaka. Çoğu tarihi yerlerini eskiden gezmiştik ama bir daha gezmeye değer yerlerini görmeye, yani İstanbul'u yeniden keşfetmeye karar verdik. Yazarı Ayşegül Kaya olan " İstanbul Bitmeden" adlı nefis bir rehber kitap var. O kitabı elimize aldık ve Sultanahmet Meydan'ına geldik.

Karşımızda bütün heybetiyle Sultanahmet Camii. I. Ahmet yaptırmış. Benim en sevdiğim padişah. Çünkü "kardeş katli" kanunnamesini kaldırtmış.











I. Ahmet bu camii yaptırdıktan kısa süre sonra 27 yaşında ölmüş. İlk defa bir padişah savaş ganimetleriyle değil, Osmanlı İmparatorluğu bütçesinden ayrılan parayla bir camii yaptırmış. Ama buna halk küsmüş ve 2 yıl bu camiye uğramamış. Bir özelliği de 6 minareli tek camii olması. O zamana kadar 6 minareli tek camii Mekke camisiymiş. Bunun için I. Ahmet küstahlıkla suçlanıyor o da gitmiş Mekke camisine 7. minareyi yaptırmış. Sultanahmet Camisi, sedef kakmalı kapısı, mavi çinileri, mermer mihrabı ile bir başyapıt. I. Ahmet Sultanahmet Cami'sinin avlusundaki türbede yatıyor.








Tekrar meydana çıkıyoruz. Solda yeşil kubbeli Alman Çeşme'sini görüyoruz. Alman İmparatoru  II. Wilhelm II. Abdülhamit'e hediye etmiş.  Wilhelm hediye etmiş ama İstanbul'a ilk gelişinde Osmanlı Ordusuna Alman tüfeklerinin satışını, ikinci gelişinde de İstanbul-Bağdat demiryolunun Alman firmalarına verilmesini sağlamış. :))
Tekrar meydan da dolaşmaya başlıyoruz. Havuzun olduğu bir alan karşımıza çıkıyor. Burada ahali, sıradan insanlar yargılanır ve idam edilirmiş. 1965 yılına kadar burada idamlar gündüz ve halk önünde devam etmiş. Bu tarihte çıkan bir yasa ile gece ve cezaevlerinde yapılmış.








Geliyoruz sütunlara. Bugünlere ulaşabilen üç adet sütun kalmış.Mısır Obeliski, Örme Sütun, Yılanlı sütun. Yukarıda görülen Mısır Diklitaşı Mısır Firavunu III. Tutmosos için yapılmış. İstanbul'un en eki eserlerinden biri. Nasıl getirildiği günümüze kadar anlaşılamamış ama Karnak'tan İstanbul'a getiriliyor ve Hipodrum'a dikiliyor. Hatta daha da uzunmuş zamanla kırılmış. Sütun pembe granitten yapılmış, üzerinde de hiyeroglif yazılar var.







Sütun buraya yerleştirilirken altına yukarıda gördüğünüz kabartmalı kaide yerleştirilmiş. Bu kabartmalarda imparatorluk locasının görünümü, törenin nasıl yapıldığı gösterilmiş.






Yukarıda birbirine dolanmış üç yılanın bedeninden oluşan Yılanlı Sütun'u görüyoruz. Yapıldığı tarih bilinmiyor. İmparator Konstantin tarafından Delphi şehrindeki Apollon Tapınağı'ndan getirildiği sanılıyor. eskiden Yılanlı Sütunun başları üzerinde altından bir sacayağı, bu sacayağının üzerinde de altın bir kazan varmış. Bu kazanın ne olduğu bilinmiyor. :( Rivayete göre bizans döneminde yarışmaların, kutlamaların yapıldığı günlerde sütundaki yılanların birinin ağzından süt, diğerinden su, birinden de şarap akarmış. 17. yüzyılın sonlarına doğru yılanların başları da yok olmuş.






Örme sütun 32 metre yükseklğinde, kimin yaptırdığı bilinmiyor ama VII: Konstantin tarafından onarılmış. Kesme taşlardan her birinin Anadolu'nun değişik yörelerinden toplanarak inşa edildiğine göre bir rivayet var. Bir inanışa göre Örme Sütunun içinde çok güçlü bir mıknatıs varmış. Bu muknatıs, İstanbul'u depremlerden koruyormuş. Bu sutun ayakta kaldığı sürece, kıyamete kadar da kenti depremlerden koruyacakmış. Yani olması beklenen büyük İstanbul depreminden korkmamıza gerek yok. :))












Ayasofya Camisi'nin duvarlarının bitiminde karşımıza bütün heybetiyle Hürrem Sultan Hamamı çıkıyor. Hürrem'i artık tanımayanımız yok. :)) Osmanlı İmparatoluğu'nda ismini "özel" olarak yazdırmış, ismi İstanbul'da bir semte (Haseki) verilmiş. Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi, Osmanlı tarihinde hiçbir kaynak olmamasına rağmen dedikodusu en çok yapılan kadın. Hürrem Sultan İstanbul'un en büyük hamamını büyük mimar Sinan'a yaptırtmış. 1556 yılında tamamlanmış ve çifte hamam olarak inşa edilmiş. Eskiden yerinde bir Bizans hamamı varmış. Harap halde olan hamam onarılarak Kültür Bakanlığına verilmiş ve halı satışı için kullanılmaya başlanmış. 2010 yılından itibaren gene hamama dönüştürülmüş.
Bundan sonraki postun konusu Osmanlı İmparatorluğu'nun muhteşem sarayı Topkapı.

13 Mayıs 2014 Salı

MALAFA - HAKAN GÜNDAY




Eğer hala Hakan Günday'la tanışmadıysanız kendinize bir iyilik yapın ve bir Hakan Günday kitabı edinin. Seversiniz, sevmezsiniz, hatta nefret de edebilirsiniz ama okuduğunuz en ilginç kitap olacağı kesin. Şimdi sizi bu ilginçliklerin bazılarıyla ve Malafa ile başbaşa bırakıyorum. Yazar bir röportajında okuduğu yazarları sayıyor ve,

        
                                " Etkilenmenin edebiyatta karşılığı dönüşmedir. Sizden önceki akıllarda dolaşmış düşünceleri dönüştürmek. Tarz doğumda verilmiş isim gibi olmadığından, ağır ağır yüzeye çıkar. Ancak elbet çıkar. Çıkmıyorsa deri kalın demektir. Kalın deri de popüler olan her şeyle kaplanmış olmak anlamına gelir. Yer bulup da çıkamıyorsundur. Her türden kitabı okumaksa gözleri vaktinden önce bozmaktır. " diyor. Gene soruyorlar, " Yaptığınız işe inanıyor musunuz ? ( bir röportajınızda edebiyata inanmıyorum diye bir şey söylemiştiniz.


                              " Edebiyata inanmıyorum ama bu konuda çok yetenekliyim cümlesini sarf eden Celine idi. Bense böyle bir cümleyi tekrarlamanın keyfine varmaya çalışmış olan sıradan bir salağım."






Malafa Antalya'da çok büyük bir kuyumcu merkezinde geçiyor. Burada çok pahalı, az bulunan mücevherler mevcut. Ama asıl önemli olan buradaki tezgahtarlar. Buraya adımınızı attığınız andan çıkışa kadar bir tezgahtan geçeceksiniz. Burası mal satmak için gerekli her şartı barındıran ve malın mutlaka satıldığı bir tezgahtır.








Bu uğurda her şey mübahtır.Yalanlar söyleyebilirsiniz, müşteriyi sarhoş edebilirsiniz, cinsel yakınlık kurabilirsiniz, yeter ki satın. Yaşamın her alanında olduğu gibi tek istenen başarı yani malın satılması.






Romanın başlarında sıkılabilir, hatta okumaktan vazgeçebilirsiniz. Çünkü başlarda o kadar anlaşılamayan argo kelimeler kullanılıyor ki bu üslup sıkıyor insanı. Ama sonra kaptırıyorsunuz kendinizi ve kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Kitabın anlatmak istediği yaşamın kendisinin de bir tezgah olduğu.






          
Şimdi kitaptaki ilginç saptamalardan bazı yerleri paylaşacağım sizinle. İşe yeni başlayan bir tezgahtar için bu işte kaşarlaşmış olan Kozan'ın düşünceleri.

                                 " Bu çocuk ne yapacak burada? Hayatı nasıl geçecek? Kaç yalan söyleyecek? Bir ay aç, bir ay tok yatacak. Bir dükkandan diğerine, bir center'dan diğerine savrulacak.Şanslıysa haftanın altı günü, değilse tamamında çalışacak. Sabah yediden akşam ona kadar. Yaşlanacak. Farkında bile olmayacak.Çocuktan geriye hiçbir şey kalmayacak. Şanslıysa bir sigortası olacak. Hangi uyuşturucunun bağımlısı olacak? Aynı takım elbiseyle kaç mevsim geçirecek? Teröristler turist otobüsünü bombalayınca kaç mevsim işsiz kalacak? Nerede ölecek? Bütün bunları yaptığı için ona kim teşekkür edecek?






Kitapta ayrıca kuyumculukla ilgili çok ilginç şeyler de öğreniyoruz. Örneğin tezgahtarların sakız çiğnemeleri kesinlikle yasakmış. Çünkü yüzükler çalınıp sakızlara gömülüp dükkandan  ağızlarda çıkarılırmış. :))






Kozan'dan bir de rakı adabı ile ilgili bir şey öğreniyoruz. Türkiye'de rakı içerken kadeh önce sofraya vurulur sonra diğer kadehlerle tokuşturulur. Kadehler sofraya vurulursa gizlilik yemini edilmiş demekmiş.:)) O sofrada konuşulacak her konu o sofrada kalacaktır. Ama İsviçre'li turistin buna verdiği cevap ders niteliğinde. " Sizin en büyük sorununuz da bu. Bir rakı sofrasında dost olup, ertesi sabah birbirinizi bıçaklayabiliyorsunuz.

Hakan Günday, 1976 yılında Rodos'ta doğmuş. İlköğrenimini Brüksel'de tamamlamış. Hacettepe Üni. Edebiyat Fakültesine başlıyor, tekrar Brüksel'de öğrenimine devam ediyor ve sonunda Ankara Üni. Siyasal Bilgiler Fakültesini bitiriyor. İlk romanı Kinyas ve Kayra. Kinyas ve Kayra, Zargana, Piç, Malafa, Azil, Ziyan, Az ve Daha önemli romanları.


Arka Kapak:


"Topaz Jewellery Center evrenin en büyük kuyumcusudur. Temeli Kapalıçarşı'da, çatısı Antalya'dadır. Çatının altında dört kat yatar. Her biri yedi yüz metrekaredir. Topaz'ın penceresi yoktur. Havalandırma sistemi eşsizdir. Bina, var olmayan bir ülkenin büyükelçiliğine benzer, içine adım atıldığında Türkiye'den çıkılır. Dışarıdan Kabe'ye, içeriden ana rahmine benzer. Topaz, üç delikli bir kasadır. Her deliğin şifresi farklıdır. Birinci delik ana giriştir. Ön cephenin balina grisi rengindeki duvarı, hayat geçirmez camdan üretilmiş kapılar taşır. Girerken yüksek, çıkarken alçak görünmesinler diye doğu cephesinde ikizleri vardır. Topaz'ın ikinci deliği doğu cephesindeki siyah camdan kapılardır. Binanın bağırsağına denk düşen arka cephedeyse duvarla aynı renkte tokmak taşıyan balina grisi demir bir kapı vardır. Topaz'a giren birinci deliği, çıkan ikincisini kullanır. Çünkü Topaz'a girmiş olan turistle, girecek olan turist karşılaşmamalıdır. Topaz'da çalışansa girip çıkmak için, duvara gömülmüş, görünmez delikten geçer. Topaz Jewellery Center, evrenin en büyük kuyusudur."






                         
                                 

28 Nisan 2014 Pazartesi

BATSIN BÖYLE GAZETECİLİK - DERYA SAZAK





Milliyet'te yayınlanan, "İmralı Notları" üzerine Başbakan'ın "Batsın Sizin Gazeteciliğiniz" sözü bu kitabın ana konusu. Kitapta çok çarpıcı, hatta tüyler ürpertici gerçekler var. İnsan; hakkın, hukukun, adeletin olmadığı nasıl bir ülkede yaşıyorum diye düşünmeden edemiyor.








Düşünün Erdoğan Demirören Milliyet'i satın alıyor ve gazetenin başına kimi getireceğini Başbakan'a soruyor. Demirören'ler hükümet aleyhine yazılan her yazıdan sonra Başbakan'dan özür diliyorlar. Medyanın baskı altında olduğunu zaten biliyorduk da kitapta " bu kadar da olmaz" diye düşüneceğiniz birçok olay var.








Milliyet taa çocukluğumdan beri okuduğum, başlık logosunun altında " Basında Güven" sloganı olan bir gazete. "İmralı Notları" nı yayınlayarak müthiş bir gazetecilik dersi verdi. BDP heyetinin İmralı'da Öcalan'la toplantısını nokta, virgülüne kadar yazdılar. Bu hükümetin işine gelmedi ve kıyım başladı.








Hasan Cemal, Can Dündar, Derya Sazak hepsi Başbakan'ın emriyle nasibini aldı. Milliyet gazetesi sabotajcı, vatan haini ilan edildi. Halbuki 50.000 insanın öldüğü bir sorunun çözümüne dair yapılan bir görüşmenin tam metnini yayınlamanın neresi vatan hainliği?







Bunun üzerine Başbakan'ın ve Başdanışmanı Yalçın Akdoğan'ın gazetenin sahiplerini arayarak baskıları başlıyor. Daha da ilginci şikayetler gazetenin genel yayın yönetmenine değil, direkt olarak gazetenin sahiplerine yapılıyor.

Kitabın ikinci kısmı " Gezi" ağırlıklı. 17 gün boyunca Derya Sazak ve Can Dündar sabahlara kadar yerinde geziyi takip ediyorlar ve yazılarını gazeteye geçiyorlar.








Bu da tabii ki iktidar partisini çıldırtıyor ve Can Dündar'ın gazeteden atılması isteniyor. Daha sonra da Derya Sazak'ın kellesi isteniyor. Ve tek yol gitmek kalıyor..
Çok hayret edeceğiniz, olamaz diyeceğiniz birçok olay var kitapta. Nagehan Alçı'nın, Yiğit Bulut'un Milliyet'e alınması isteniyor. Erdoğan Demirören'in iki cinayet olayına karıştığı ama Turgut Özal zamanında bunun örtbas edildiğini öğreniyoruz. Mit, Sıkıyönetim Komutanlığı dosyaları hazırlıyor, çok gizli ibaresiyle dosyalar Cumhurbaşkanı'nın masasına geliyor ama Semra Özal bu  zarfları alarak Erdoğan Demirören'e teslim ediyor. Nası bir ülkedir bu ya?
Bu kitabı mutlaka okuyun. Bir dönem kitabı. İbretle, şaşkınlıkla, üzülerek, kahrolarak okuyacaksınız.