23 Haziran 2014 Pazartesi

İSTANBUL'U YENİDEN KEŞFETMEK ( 2 ) TOPKAPI SARAYI BÖLÜM 1



Bu paylaşımda da Topkapı sarayını anlatmaya çalışacağım. Mutlaka çoğunuz görmüş, gezmiş ve bilgi sahibisinizdir. Gene de arada hatırlamamız gereken muhteşem bir yer. Saraydan çok, kendi iç düzenekleriyle bir şehir.






Gezimize yukarıda görülen Bab-ı humayun kapısından giriyoruz. Dünyada günümüze gelen sarayların en eskisi Topkapı Sarayı. Atatürk'ün emri ile 1924 den beri müze olarak kullanılıyor. Saray 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış daha sonra ihtiyaçlara göre devamlı genişlemiş. Dolmabahçe'nin yapılmasına kadar 380 yıl imparatorluk sarayı olarak kullanılmış.





Saray sadece iç unsurlarıyla değil, neredeyse İstanbul'un her yerini gören manzarasıyla da muhteşem. 
Bab-ı humayün kapısından Birinci Avlu'ya giriyoruz. Burası halka açık tek alan.





 Avluya girince sol tarafımızdaki ilk bina eski karakol binası. Bugün onarılmış ve restoran olarak kullanılıyor.






Karakol binasından sonra yukarıda gördüğünüz Aya İrini Kilisesi çıkıyor karşımıza. Bizans'tan kalan en eski yapı. Bugün kilise olarak kullanılmıyor, ziyarete de kapalı. Akustiği çok iyi olduğundan bazen konserler oluyor. Aya İrini bir insan ismi değil, "kutsal huzur" anlamına geliyormuş.






Saraya doğru yürüdüğümüz zaman sağda Cellad Çeşme'sini görüyoruz. Eskiden çeşmenin arkasında cellatların barındıkları yerler varmış. Osmanlı'da adam asmak, boğmak, kelle koparmak cezaları olduğunu biliyoruz. Bu infazlar bu çeşmenin ön tarafında icra edilirmiş. Cellatlar kanlı baltalarını ve ellerini bu çeşmede yıkar, kestikleri kafaları da çeşmenin sağ ve sol yanında bulunan taşların üzerinde teşhir ederlermiş. Burası önemli çünkü görülüyor ki idam yeterli sayılmıyor bir de teşhir ediliyor. Cellatların sağır ve dilsiz olması tercih ediliyormuş.










Büyük bahçede yürümeye devam ediyoruz ve Bab-üs-selam kapısına ulaşıyoruz. Sarayın en ihtişamlı kapısı bu. Bu kapıdan geçenlerin yerlere kadar eğilerek selam vermeleri gerekiyor. Bu kapıdan geçince saraya ve müzeye girmiş oluyoruz. Bu arada belirteyim müzekartla giriş yapabiliyorsunuz. Sadece Harem'e girerken ücretli . Bu kapının bir özelliği de burada sadece padişahın atla geçebilmesi.
Bab-üs- selam'dan girdikten sonra sarayın bölümlerine doğru beş yol var. En sağdaki yol dünyanın en zengin çini koleksiyonlarından birisinin sergi alanı olan Saray Mutfakları'na gidiyor. Ortadaki yol Bab-üs-sa'deye, onun solundaki üçüncü yol divanın toplandığı Kubbealtı'na, dördüncüsü haremin girişine ve en soldaki beşinci yol ise sarayın ahırlarına gidiyor.







Yukarıda Divan'ın toplandığı Kubbealtı. Divan'a ilk önceleri padişahlar başkanlık etmiş, daha sonra bu görev sadrazamlara verilmiş.












Yukarıda Divan'ın içinden görüntüler. Divan'daki toplantılara sadrazam, vezirler, kazaskerler katılırmış. Padişah başkanlık edermiş. Daha sonra padişahın toplantıları küçük bir kafesten takip etmesi uygun görülmüş. Divanda, toplantılar bire bir tutanağa geçirilir, alınan kararlar hemen yazılırmış. Sonra bu karar padişaha arz edilirmiş.
Divan'ın olduğu avlu Fatih zamanında düzenlenmiş, Kanuni'de görkemli bir hale getirmiş. Burada yılda dört kere ulufe törenleri yapılırmış. Yani yeniçerilere üç ayda bir yapılan maaş ödemesi. Törenin muhteşemliğini görsünler diye yabancı elçiler de çağırılırmış. Böyle günlerde bazen on beş bin kişiye yemek pişirilirmiş.

İkinci Avlu'nun solunda kubbealtından hareme ve has odaya giden yola " Altın Yol" deniyor. Burada padişah haremdeki kadınlara altın dağıtırmış.
Üçüncü avlunun giriş kapısı, "Bab-üs-sade yani Saadet, Mutluluk Kapısı.









İlk önce karşımıza Arz Odası çıkıyor. Divan üyeleri, divan toplantılarında alınan kararları uygulayabilmek için padişaha burada arz ederlermiş. Bu kapıyı Akağalar beklermiş. Akağalar, Rumeli ve Anadolu'dan getirilen ve hadım edilen saray hizmetlilerine denirmiş.










Topkap Saray'ı öyle bir postta anlatılacak bir yer değil. Onun için bu yazıya devam edeceğim ileriki günlerde. Sizi Saray'ın manzaralarıyla başbaşa bırakıyorum. Bu arada içeride Konyalı Restoran'ın bir yeri var. Önündeki listeye bakın girmeden önce, sonra zaten girmezsiniz. Bir porsiyon döner 60 tl. örneğin. :))

17 Haziran 2014 Salı

İSTANBUL'U YENİDEN KEŞFETMEK ( 1 )





İstanbul doğasıyla, tarihi dokusuyla, kültürüyle, karışıklığıyla dünyanın en önemli şehirlerinden birisi.  O kadar büyük ve karışık bir şehir ki ne kadar gezerseniz gezin, ne kadar bilirseniz bilin gene de görmediğiniz bir yerler mutlaka kalır. Bir de İstanbul deyince Boğaz ve Nışantaşı'nı bilenler var sadece onlar zaten umutsuz vaka. Çoğu tarihi yerlerini eskiden gezmiştik ama bir daha gezmeye değer yerlerini görmeye, yani İstanbul'u yeniden keşfetmeye karar verdik. Yazarı Ayşegül Kaya olan " İstanbul Bitmeden" adlı nefis bir rehber kitap var. O kitabı elimize aldık ve Sultanahmet Meydan'ına geldik.

Karşımızda bütün heybetiyle Sultanahmet Camii. I. Ahmet yaptırmış. Benim en sevdiğim padişah. Çünkü "kardeş katli" kanunnamesini kaldırtmış.











I. Ahmet bu camii yaptırdıktan kısa süre sonra 27 yaşında ölmüş. İlk defa bir padişah savaş ganimetleriyle değil, Osmanlı İmparatorluğu bütçesinden ayrılan parayla bir camii yaptırmış. Ama buna halk küsmüş ve 2 yıl bu camiye uğramamış. Bir özelliği de 6 minareli tek camii olması. O zamana kadar 6 minareli tek camii Mekke camisiymiş. Bunun için I. Ahmet küstahlıkla suçlanıyor o da gitmiş Mekke camisine 7. minareyi yaptırmış. Sultanahmet Camisi, sedef kakmalı kapısı, mavi çinileri, mermer mihrabı ile bir başyapıt. I. Ahmet Sultanahmet Cami'sinin avlusundaki türbede yatıyor.








Tekrar meydana çıkıyoruz. Solda yeşil kubbeli Alman Çeşme'sini görüyoruz. Alman İmparatoru  II. Wilhelm II. Abdülhamit'e hediye etmiş.  Wilhelm hediye etmiş ama İstanbul'a ilk gelişinde Osmanlı Ordusuna Alman tüfeklerinin satışını, ikinci gelişinde de İstanbul-Bağdat demiryolunun Alman firmalarına verilmesini sağlamış. :))
Tekrar meydan da dolaşmaya başlıyoruz. Havuzun olduğu bir alan karşımıza çıkıyor. Burada ahali, sıradan insanlar yargılanır ve idam edilirmiş. 1965 yılına kadar burada idamlar gündüz ve halk önünde devam etmiş. Bu tarihte çıkan bir yasa ile gece ve cezaevlerinde yapılmış.








Geliyoruz sütunlara. Bugünlere ulaşabilen üç adet sütun kalmış.Mısır Obeliski, Örme Sütun, Yılanlı sütun. Yukarıda görülen Mısır Diklitaşı Mısır Firavunu III. Tutmosos için yapılmış. İstanbul'un en eki eserlerinden biri. Nasıl getirildiği günümüze kadar anlaşılamamış ama Karnak'tan İstanbul'a getiriliyor ve Hipodrum'a dikiliyor. Hatta daha da uzunmuş zamanla kırılmış. Sütun pembe granitten yapılmış, üzerinde de hiyeroglif yazılar var.







Sütun buraya yerleştirilirken altına yukarıda gördüğünüz kabartmalı kaide yerleştirilmiş. Bu kabartmalarda imparatorluk locasının görünümü, törenin nasıl yapıldığı gösterilmiş.






Yukarıda birbirine dolanmış üç yılanın bedeninden oluşan Yılanlı Sütun'u görüyoruz. Yapıldığı tarih bilinmiyor. İmparator Konstantin tarafından Delphi şehrindeki Apollon Tapınağı'ndan getirildiği sanılıyor. eskiden Yılanlı Sütunun başları üzerinde altından bir sacayağı, bu sacayağının üzerinde de altın bir kazan varmış. Bu kazanın ne olduğu bilinmiyor. :( Rivayete göre bizans döneminde yarışmaların, kutlamaların yapıldığı günlerde sütundaki yılanların birinin ağzından süt, diğerinden su, birinden de şarap akarmış. 17. yüzyılın sonlarına doğru yılanların başları da yok olmuş.






Örme sütun 32 metre yükseklğinde, kimin yaptırdığı bilinmiyor ama VII: Konstantin tarafından onarılmış. Kesme taşlardan her birinin Anadolu'nun değişik yörelerinden toplanarak inşa edildiğine göre bir rivayet var. Bir inanışa göre Örme Sütunun içinde çok güçlü bir mıknatıs varmış. Bu muknatıs, İstanbul'u depremlerden koruyormuş. Bu sutun ayakta kaldığı sürece, kıyamete kadar da kenti depremlerden koruyacakmış. Yani olması beklenen büyük İstanbul depreminden korkmamıza gerek yok. :))












Ayasofya Camisi'nin duvarlarının bitiminde karşımıza bütün heybetiyle Hürrem Sultan Hamamı çıkıyor. Hürrem'i artık tanımayanımız yok. :)) Osmanlı İmparatoluğu'nda ismini "özel" olarak yazdırmış, ismi İstanbul'da bir semte (Haseki) verilmiş. Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi, Osmanlı tarihinde hiçbir kaynak olmamasına rağmen dedikodusu en çok yapılan kadın. Hürrem Sultan İstanbul'un en büyük hamamını büyük mimar Sinan'a yaptırtmış. 1556 yılında tamamlanmış ve çifte hamam olarak inşa edilmiş. Eskiden yerinde bir Bizans hamamı varmış. Harap halde olan hamam onarılarak Kültür Bakanlığına verilmiş ve halı satışı için kullanılmaya başlanmış. 2010 yılından itibaren gene hamama dönüştürülmüş.
Bundan sonraki postun konusu Osmanlı İmparatorluğu'nun muhteşem sarayı Topkapı.

13 Mayıs 2014 Salı

MALAFA - HAKAN GÜNDAY




Eğer hala Hakan Günday'la tanışmadıysanız kendinize bir iyilik yapın ve bir Hakan Günday kitabı edinin. Seversiniz, sevmezsiniz, hatta nefret de edebilirsiniz ama okuduğunuz en ilginç kitap olacağı kesin. Şimdi sizi bu ilginçliklerin bazılarıyla ve Malafa ile başbaşa bırakıyorum. Yazar bir röportajında okuduğu yazarları sayıyor ve,

        
                                " Etkilenmenin edebiyatta karşılığı dönüşmedir. Sizden önceki akıllarda dolaşmış düşünceleri dönüştürmek. Tarz doğumda verilmiş isim gibi olmadığından, ağır ağır yüzeye çıkar. Ancak elbet çıkar. Çıkmıyorsa deri kalın demektir. Kalın deri de popüler olan her şeyle kaplanmış olmak anlamına gelir. Yer bulup da çıkamıyorsundur. Her türden kitabı okumaksa gözleri vaktinden önce bozmaktır. " diyor. Gene soruyorlar, " Yaptığınız işe inanıyor musunuz ? ( bir röportajınızda edebiyata inanmıyorum diye bir şey söylemiştiniz.


                              " Edebiyata inanmıyorum ama bu konuda çok yetenekliyim cümlesini sarf eden Celine idi. Bense böyle bir cümleyi tekrarlamanın keyfine varmaya çalışmış olan sıradan bir salağım."






Malafa Antalya'da çok büyük bir kuyumcu merkezinde geçiyor. Burada çok pahalı, az bulunan mücevherler mevcut. Ama asıl önemli olan buradaki tezgahtarlar. Buraya adımınızı attığınız andan çıkışa kadar bir tezgahtan geçeceksiniz. Burası mal satmak için gerekli her şartı barındıran ve malın mutlaka satıldığı bir tezgahtır.








Bu uğurda her şey mübahtır.Yalanlar söyleyebilirsiniz, müşteriyi sarhoş edebilirsiniz, cinsel yakınlık kurabilirsiniz, yeter ki satın. Yaşamın her alanında olduğu gibi tek istenen başarı yani malın satılması.






Romanın başlarında sıkılabilir, hatta okumaktan vazgeçebilirsiniz. Çünkü başlarda o kadar anlaşılamayan argo kelimeler kullanılıyor ki bu üslup sıkıyor insanı. Ama sonra kaptırıyorsunuz kendinizi ve kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Kitabın anlatmak istediği yaşamın kendisinin de bir tezgah olduğu.






          
Şimdi kitaptaki ilginç saptamalardan bazı yerleri paylaşacağım sizinle. İşe yeni başlayan bir tezgahtar için bu işte kaşarlaşmış olan Kozan'ın düşünceleri.

                                 " Bu çocuk ne yapacak burada? Hayatı nasıl geçecek? Kaç yalan söyleyecek? Bir ay aç, bir ay tok yatacak. Bir dükkandan diğerine, bir center'dan diğerine savrulacak.Şanslıysa haftanın altı günü, değilse tamamında çalışacak. Sabah yediden akşam ona kadar. Yaşlanacak. Farkında bile olmayacak.Çocuktan geriye hiçbir şey kalmayacak. Şanslıysa bir sigortası olacak. Hangi uyuşturucunun bağımlısı olacak? Aynı takım elbiseyle kaç mevsim geçirecek? Teröristler turist otobüsünü bombalayınca kaç mevsim işsiz kalacak? Nerede ölecek? Bütün bunları yaptığı için ona kim teşekkür edecek?






Kitapta ayrıca kuyumculukla ilgili çok ilginç şeyler de öğreniyoruz. Örneğin tezgahtarların sakız çiğnemeleri kesinlikle yasakmış. Çünkü yüzükler çalınıp sakızlara gömülüp dükkandan  ağızlarda çıkarılırmış. :))






Kozan'dan bir de rakı adabı ile ilgili bir şey öğreniyoruz. Türkiye'de rakı içerken kadeh önce sofraya vurulur sonra diğer kadehlerle tokuşturulur. Kadehler sofraya vurulursa gizlilik yemini edilmiş demekmiş.:)) O sofrada konuşulacak her konu o sofrada kalacaktır. Ama İsviçre'li turistin buna verdiği cevap ders niteliğinde. " Sizin en büyük sorununuz da bu. Bir rakı sofrasında dost olup, ertesi sabah birbirinizi bıçaklayabiliyorsunuz.

Hakan Günday, 1976 yılında Rodos'ta doğmuş. İlköğrenimini Brüksel'de tamamlamış. Hacettepe Üni. Edebiyat Fakültesine başlıyor, tekrar Brüksel'de öğrenimine devam ediyor ve sonunda Ankara Üni. Siyasal Bilgiler Fakültesini bitiriyor. İlk romanı Kinyas ve Kayra. Kinyas ve Kayra, Zargana, Piç, Malafa, Azil, Ziyan, Az ve Daha önemli romanları.


Arka Kapak:


"Topaz Jewellery Center evrenin en büyük kuyumcusudur. Temeli Kapalıçarşı'da, çatısı Antalya'dadır. Çatının altında dört kat yatar. Her biri yedi yüz metrekaredir. Topaz'ın penceresi yoktur. Havalandırma sistemi eşsizdir. Bina, var olmayan bir ülkenin büyükelçiliğine benzer, içine adım atıldığında Türkiye'den çıkılır. Dışarıdan Kabe'ye, içeriden ana rahmine benzer. Topaz, üç delikli bir kasadır. Her deliğin şifresi farklıdır. Birinci delik ana giriştir. Ön cephenin balina grisi rengindeki duvarı, hayat geçirmez camdan üretilmiş kapılar taşır. Girerken yüksek, çıkarken alçak görünmesinler diye doğu cephesinde ikizleri vardır. Topaz'ın ikinci deliği doğu cephesindeki siyah camdan kapılardır. Binanın bağırsağına denk düşen arka cephedeyse duvarla aynı renkte tokmak taşıyan balina grisi demir bir kapı vardır. Topaz'a giren birinci deliği, çıkan ikincisini kullanır. Çünkü Topaz'a girmiş olan turistle, girecek olan turist karşılaşmamalıdır. Topaz'da çalışansa girip çıkmak için, duvara gömülmüş, görünmez delikten geçer. Topaz Jewellery Center, evrenin en büyük kuyusudur."






                         
                                 

28 Nisan 2014 Pazartesi

BATSIN BÖYLE GAZETECİLİK - DERYA SAZAK





Milliyet'te yayınlanan, "İmralı Notları" üzerine Başbakan'ın "Batsın Sizin Gazeteciliğiniz" sözü bu kitabın ana konusu. Kitapta çok çarpıcı, hatta tüyler ürpertici gerçekler var. İnsan; hakkın, hukukun, adeletin olmadığı nasıl bir ülkede yaşıyorum diye düşünmeden edemiyor.








Düşünün Erdoğan Demirören Milliyet'i satın alıyor ve gazetenin başına kimi getireceğini Başbakan'a soruyor. Demirören'ler hükümet aleyhine yazılan her yazıdan sonra Başbakan'dan özür diliyorlar. Medyanın baskı altında olduğunu zaten biliyorduk da kitapta " bu kadar da olmaz" diye düşüneceğiniz birçok olay var.








Milliyet taa çocukluğumdan beri okuduğum, başlık logosunun altında " Basında Güven" sloganı olan bir gazete. "İmralı Notları" nı yayınlayarak müthiş bir gazetecilik dersi verdi. BDP heyetinin İmralı'da Öcalan'la toplantısını nokta, virgülüne kadar yazdılar. Bu hükümetin işine gelmedi ve kıyım başladı.








Hasan Cemal, Can Dündar, Derya Sazak hepsi Başbakan'ın emriyle nasibini aldı. Milliyet gazetesi sabotajcı, vatan haini ilan edildi. Halbuki 50.000 insanın öldüğü bir sorunun çözümüne dair yapılan bir görüşmenin tam metnini yayınlamanın neresi vatan hainliği?







Bunun üzerine Başbakan'ın ve Başdanışmanı Yalçın Akdoğan'ın gazetenin sahiplerini arayarak baskıları başlıyor. Daha da ilginci şikayetler gazetenin genel yayın yönetmenine değil, direkt olarak gazetenin sahiplerine yapılıyor.

Kitabın ikinci kısmı " Gezi" ağırlıklı. 17 gün boyunca Derya Sazak ve Can Dündar sabahlara kadar yerinde geziyi takip ediyorlar ve yazılarını gazeteye geçiyorlar.








Bu da tabii ki iktidar partisini çıldırtıyor ve Can Dündar'ın gazeteden atılması isteniyor. Daha sonra da Derya Sazak'ın kellesi isteniyor. Ve tek yol gitmek kalıyor..
Çok hayret edeceğiniz, olamaz diyeceğiniz birçok olay var kitapta. Nagehan Alçı'nın, Yiğit Bulut'un Milliyet'e alınması isteniyor. Erdoğan Demirören'in iki cinayet olayına karıştığı ama Turgut Özal zamanında bunun örtbas edildiğini öğreniyoruz. Mit, Sıkıyönetim Komutanlığı dosyaları hazırlıyor, çok gizli ibaresiyle dosyalar Cumhurbaşkanı'nın masasına geliyor ama Semra Özal bu  zarfları alarak Erdoğan Demirören'e teslim ediyor. Nası bir ülkedir bu ya?
Bu kitabı mutlaka okuyun. Bir dönem kitabı. İbretle, şaşkınlıkla, üzülerek, kahrolarak okuyacaksınız.

18 Nisan 2014 Cuma

GABRİEL GARCİA MARQUEZ





Yüz yıllık yalnızlık sona erdi.  
"Kaybedecek bir şeyi olmayanlardan korkmalısın. Çünkü onlar, kazanmak için her şeyi yaparlar." diyen büyük Kolombiya'lı yazar dün öldü.








" Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse."

Aşağıda yazarı ölmeden önce kaleme aldığı "Yaşama Veda" yazısı. Işık içinde yatsın.




Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni 
ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama 
en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve 
düşünürdüm. 
Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. 
Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye 
boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. 
İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. 
Baskaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken 
uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı 
dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. 
Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, 
sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. 
Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve 
güneşin göstermesini beklerdim. 
Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti 
şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. 
Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını 
hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. 
Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı... Gün geçmesin ki, 
karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve 
erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna 
ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. 
Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne 
kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. 
Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak 
sağlardım. 
Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini 
öğretirdim. 
Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm 
insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların 
zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. 
Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu 
kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. 
Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim 
pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir 
şekilde... 
Artık ölebilir miyim?

3 Nisan 2014 Perşembe

ATATÜRK ARBORETUMU




Evimizin çok yakınında bir saklı cennet varmış da haberimiz yokmuş. İsmini çok duymuştum ama bu kadar yakınımızda olduğunu bilmiyordum, aslında utanılacak bir durum. Belgrad ormanının girişinde 296 hektarlık bir orman parçası üzerinde yer alan canlı bitki müzesi. İçerisinde 2000 tür bitki barındıran, 3 gölet bulunan; göletlerde yılan, su kaplumbağaları, ördekler var, insana huzur veren bir yer. 






Geniş halk kitlelerine, özellikle ilköğretim ve lise öğrencilerine doğa sevgisi aşılamak, doğa bilincinin gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla eğitim çalışmaları yapmak Arboretumun kuruluş amaçlarından biri.






Hemen girişte bulunan ilk gölet. Etrafı taş bahçeler ve bu bahçelerde yetişen çiçeklerden oluşuyor.






Rengarenk ağaçlar ve yeşilin onlarca tonu.








Hayvanla içeriye girilmemesi isteniyor. Çiçek kopartılmamalı, tohum ve meyve toplanmamalı. Çok yerinde kurallar ve inanılması güç ama harfiyen uyuluyor.









Her bir ağacın, bitkinin altında böyle bilgiler veren etiketler var. Dünyanın her yerinden gelip araştırmalar yapılıyormuş.






İstanbul'un en eski yangın kulesiymiş. Girişte kuleye çıkılabileceği yazıyordu ama ahşap merdivenler hiç güven vermedi, hem de bu kiloyla deneyemedim. :)))) Tepesinden bütün İstanbul'u gördüğü söyleniyor.






Burası da geyiklerin dolaştığı bir alanmış ama biz rastlamadık.





Burası da yönetim binası. Arboretum içinde yolların kenarları bile ahşap, hemen bir orman yolunda olduğunuzu hissediyorsunuz.






Bunlarda yerlerde kendinden çıkmış papatyalar. İçeride yürümek için 3 parkur var. Göl çevresi turu, küçük gölet turu ve çamlı yol turu. Üçü de 90 ar dakika sürüyor. Yani fotograf falan çekmeden , oturmadan sürekli yürüyerek 4.5 saatte gezilebiliyor.






Her yerde ördekler var.









Çocukların apartmandan çıkıp koşup oynayacağı ideal bir yer ama bütün parkuru böyle birbirlerine sarılmış olarak geziyorlar. Düşününce öğretmen haklı. Rahatlıkla kaybolunacak bir bitki örtüsü, göletlere düşme olasılığı bu tedbire sebep olmuş. Öğretmenleri şarkılar söyleterek oyalamaya çalışıyordu ama laf aramızda öğretmenin sesi felaketti. :))))





Bunlar bataklığın içinde dev ağaçlar. Adları da, " Amerikan bataklık servisi ".








Ne kadar ilginç ağaçlar değil mi?







En hayret ettiğim bu kaplumbağalar oldu. Bir tane de arada yavru var dikkat ettiniz mi? Küçücük gölette balıklar, ördekler hatta kuğu, yılanlar, kaplumbağalar gül gibi geçiniyorlar.






İçeride her yer tertemiz pırıl, pırıl. Çimlere yayılmış insanlar, piknik yapanlar falan yok.










Böyle ilginç yüzlerce ağaç var. Aslında hepsinin altında etikette hikayesi de anlatılıyor.





Demin bahsetmiştim gene bataklık içinde dev bir ağaç.






Buraya da gelmiş kadın lobisi. Olmasa şaşardım zaten. :))))






En şaşılacak şey içeride yemek ve meşrubat satılan su da dahil hiçbir yer yok. Piknik yapmak zaten yasak. Ama yanınızda sandviç türü şeyler getirebiliyorsunuz. Banklar var oturup yiyebilirsiniz. İstanbul'da yaşıyorsanız ve eğer bu zamana kadar burayı gezmediyseniz mutlaka gidin ve doyasıya gezin. Tam da zamanı çok sıcaklarda gezilmez.